http://pelinoker.blogspot.com/2013/10/yalnz.html

 

YALNIZ

--------

Pelin ÖKER

Gözkapaklarıma iki fil oturmuş sanki… Arsız güneş ışıkları tüm odayı gezindikten sonra asıl hedefi olan gözlerimi bulunca, hiç de istemediğim halde gözlerimi açmaya çalışıyorum. Ama olmuyor. En az beni uyandırmaya çalışan güneş kadar inatçı gözkapaklarım. Uyku ile uyanıklık arasındaki o çakır keyif ruh haliyle saatin kaç olduğunu düşünüyorum, gözlerim kapalı… Bu düşünce beni gerçeğe bir adım yaklaştırıyor.

Zihnim uyandı artık, gözlerim de ister istemez ona itaat ediyor. Yavaş yavaş aralanıyor kirpiklerim, kocaman bir beyazlık alıyor gözümü, uyumadan önce kalın perdeleri çekmeyi unuttuğum için kendime kızıyorum. Kısıyorum gözlerimi, bu kez de kararıyor ortalık… Kendimi konumlandırmakta güçlük çekiyorum önce, neredeyim, ne zamandır buradayım, neden?

Pirinç karyolada bembeyaz nevresimin içinde geriniyorum uzun uzun… Karyolanın yukarı doğru uzayan direklerine yine bembeyaz tüller gerilmiş, düş gibi, düşte gibi Küçük oda mütevazı döşenmiş, klasik ama fazlasıyla romantik… Odaya hakim olan beyazlık içimi ferahlatıyor bir anda, yavaş yavaş yerine oturuyor taşlar Uzaktayım; herkesten her şeyden uzakta, yalnız

Güneşin ısrarcı davetine icabet edip balkon kapısına doğru yöneliyorum. Minik çiçek desenli beyaz tül perdeleri aralayıp, iki kanatlı ahşap balkon kapısını açıyorum. Yüzüme kuzeyin sonbaharının ısıran soğuğu çarpıyor. Üzerimde incecik bir gecelik var ama bana mısın demiyor soğuk… Gördüğüm manzara adeta büyülüyor o anda beni… Ağlama hissi uyanıyor içimde, midemden ciğerlerime yükseliyor, boğazıma kadar geliyor, gözyaşlarım toparlanıyor akmak için sabırsızlanarak…

Hayır, hayır ağlanmaz ki bu güzelliğe… Birkaç isyankardamla yanaklarımdan süzülse de elimin tersiyle siliyorum hemen… Sonbaharda Kastamonu çok güzel olur demişti bir arkadaşım, bir sohbet arasında… Renkleri dinlendirir, sessizliği huzur verir. Asıl niyetim kendimi bulmak iken renklere mi, dinlenmeye mi, sessizliğe mi yoksa huzura mı geldim buraya bilmiyorum. Ama iyi ki gelmişim diyorum

Çarşaf gibi deniz nitelemesi sanki bu manzara için yapılmış. Uçsuz bucaksız bir dinginlik… Tam ortasında ekmeğinin derdinde küçük bir balıkçı teknesi… Mavinin sakinliğini teknenin motor sesi dağıtıyor. O çarşaf gibi mavi suların içinde neler neler gizli, ne hayatlar, ne amaçlar… Sevgi, nefret, sevinç, öfke, dostluk, düşmanlık, iyiki’ler, pişmanlıklar… Hayatın ta kendisi, düşler ve gerçekler gibi…

Peki balkonumun tam da önünde denize selam duran o ağaca ne demeli? Yapraklarını dökmüş ama dallarını kurutmamış, umutla gökyüzüne uzanıyor. O uzandıkça güneş cömertliğini sunuyor yukarıdaki dallarına Hani hemen kırılacakmış gibi narin, ama dallarında kalan son yaprakların dökülmesine izin vermeyecek kadar güçlü…Çünkü önünde uçsuz bucaksız bir deniz var. Kim bilir ne fırtınalar atlatmıştır o deniz kıyısında, gölgesinde kimleri ağırlamış, gövdesinde hangi aşıkların isimlerini taşımıştır. Ağacın bir de alt dalları ve incecik de olsa dimdik ayakta duran gövdesi var ki onlar gölgede kalmış, ancak dikkatli bakan gözlerin görebildiği...

Şarkıdaki gibi, kendimi arıyorken olmaktan korktuğum yerdeyim işte… Baktığım her şeyde kendimdebir şey bulmam bundan… Ama şimdi hareket zamanı, madem ki herkesi her şeyi geride bırakıp birkaç gün sadece kendim için buralara kaçtıysam hakkını vermeli… Bu güzelim esintide, güneşin sıcaklığından faydalanıp güzelim manzaraya karşı bir sabah kahvesi içmeli… Sonra fotoğraf makinesini de yüklenip sokaklarda almalı soluğu… Yalnız başıma kalabalıklara dalmalı, çarşıları gezmeli, insanları gözlemeli, evlere, sokaklara bakmalı, farklı yaşamlara dokunmalı…

Gölgede kalan yanları gün ışığına çıkartmalı…

 

Fotoğraf: Tahir Özgür