Tahir ÖZGÜR'ün 6Gen Dergisi ile  yaptığı röportaj:

 

http://www.6gendergi.com/sayi-6-nisan-mayis-2011/

 

✔✔

1.Fotoğrafla tanışma hikayeniz nedir? 

Fotoğraf hayatımın her döneminde vardı aslında. Çocukken, "Ne olacaksın" diye sorduklarında sürekli olarak, "Gazeteci" olacağım derdim. Annem doktor, Babam avukat olmamı istesede ben gazeteci oldum. Belki de fotoğraf makinası ile küçük yaşlarda tanışmam gazeteci olma isteğimi körüklemiştir. Fotoğraf çocukluğumda, iç dünyamda  karşı konulamaz bir istek, gazeteci olduktan sonra ise mesleğimin bir parçası. Şimdi ise yaşamımın ta kendisi, dünyayı değiştirebilme çabamın kaynağı.

 

2.Etnik, dinsel ve kültürel açıdan çok zengin bir kent olan Hatay doğumlusunuz. Bu çeşitliliğin fotoğrafçı kişiliğinize nasıl bir etkisi oldu? 

Hatay. Nasıl anlatılır bilmem ki… Hayatta hiç bir şeye sahip olduğum için övünmedim, zaten böyle bir tarzım da yok. Ama Hataylı olmak benim için övünç kaynağıdır. Hataylı olmak bambaşka bir  duygudur. Düşünsenize, yıllarca evinizde namaz kılan büyüklerinizi görüyorsunuz, sabah uyanınca bir kilisenin bahçesinden geçip okulunuza gidiyor, Peder'e "Günaydın" diyorsunuz, bir  Ermeni kız ile aynı sıraları paylaşıyorsunuz. Şimdi bütün bunları yaşayan birisinin fotoğrafı nasıl olur sizce, fotoğrafa bu nasıl yansır? Hem hayatıma, hem dünyaya bakış açıma, hem de fotoğrafıma Antakya'nın çok büyük etkisi olmuştur. İyi ki Antakyalı’yım.

 

 3.Fotoğraf hayatınızı nasıl tamamlıyor? Vakit geçirmek için keyifle yaptığınız bir şey mi yoksa çekmeden yapamayacağınız bir şey mi?

Benim çocukluk yıllarım, okul yıllarım, gençlik yıllarım, meslek yıllarım var. Aşklarım, sevdalarım, yürek çarpıntılarım, isyanlarım, başkaldırılarım var. Bütün bunların hepsini tamamlayan kişiler var. Düşünüyorum da şimdi hayatımda ne var? Fotoğraf ve fotoğraf arkadaşlarım... Ben geçmişimde yaşadıklarımı unuttum mu? Hayır... Sevmiyor muyum? Seviyorum... Ama şimdi yaşamımda fotoğraf ve fotoğraf dostlarım var. Her anım, herşeyim, hayat düzenim fotoğraf üzerine kurulu.

 

4.“Ben fotoğrafları yazdığım haberlere meze yapmıştım tabiri yerindeyse... Ama haber yaşamsa eğer, yaşamı anlatan aslında fotoğrafın ta kendisiydi” demişsiniz 25 yıllık gazetecilik yaşantınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle meslek hayatımda 30 yılıma geliyorum. Evet yıllarca haber yazdım. Haber yazarken de fotoğraflarımı kendim çektim. Habere göre fotoğraf çektim. Hiç bir zaman fotoğrafı güzel çekme gayretinde değildim, haberi güzel yazma gayretindeydim. Sonra bir baktım ki, haberi yazıyor, sonra gidip karanlık odada yıkadığım veya yıkanan filmlere bakıyor, bir tanesini rastgele seçiyor ve haberime iliştiriyordum. Yanlış yapmışım, gerçek olan aslında fotoğrafmış... Ben yalan haber yazmadım hiç ama fotoğrafı haberin önüne taşıyabilecek kadar dikkatli davransaymışım, haberlerim daha etkili olurmuş. Gazetecilikte  uzun bir dönemim fotoğrafa haksızlık ederek geçmiş, fotoğraftan özür diliyorum.

 

 5.Öyküleri fotoğraflamaya karar vermeniz nasıl ve ne zaman oldu?

Ne çekmeliyim peki. Fotoğraf dediğimiz şey sadece deklanşöre basmak, akşamda o fotoğraflara bilgisayar ekranında bakmak mıdır? Benim için bu değil. Benim fotoğraflarım bana bir şeylar anlatmalı. Öyle şeyler anlatmalı ki, birileri o anlattığım öyküyü dinlemeli. Fotoğrafıma baktığı zaman, bakıp geçmemeli, uzun uzun bakmalı. Fotoğrafı okumalı. Hayatımın son 10 yılı böyle geçiyor.

Bunu isterseniz yıllar önce yazdığım bir yazımı buraya alarak cevaplayayım. O zamanlarda böyle bir soru almıştım ve bu cevabı vermiştim:

 

O'nu, bir pasajın girişinde gördüm...
Elinde şemsiye vardı...
Ayağında ise sandelet...
Üzerinde kısa kollu bir gömlek...
Yanında boş bir tabure....
Arkasında yeşil bir duvar...
Bir taburenin üzerinde uyukluyordu...
...Ve yüreğim ağladı o an...
Bayramdan bir gün önceydi....
Yani, "Arefe" günü..
Yani herkesin karınca kaderince bayram hazırlığı yaptığı, çarşıda, 'iğne atsanız yere düşmez' denilen günlerden bir gün...
Alışverişten geliyor ve işyerime çıkıyordum..
İşte öylece gördüm O'nu orada...
Birden dudaklarımın kuruduğunu, gözlerimin ıslandığını farkettim...
Boş tabureyle birlikte orada uyuklayan adam beni alıp alıp duygu fırtınalarının içerisine attı...
Çantam da bulunan Coolpix makinamı çıkardım...
Flaşı kapalı halde fotoğrafını çektim.... Ekrandan baktım fluuu.. Çünkü ışık yetersizdi... Bir giyim mağazasının boşalttığı karton kutuların üzerine makinayı koydum ve fotoğrafını çektim... Sadece iki kare...
Sonra döndüm arkamı gittim...
İşyerine gelince fotoğrafları bilgisayarıma aktardım... Bir kaç satır yazar, gazeteye 'fotoğrafaltı haber' koyarız diye düşünüyordum...
Bilgisayara aktardığım fotoğrafa dikkatlice baktım...
Sadece baktım.... Hiç birşey yazamadım... Öylece baktım durdum...
Tam 25 yıl gazetecilik yapmıştım...
Bu ülkenin hemen hemen her yerinde haber fotoğrafı çekmiştim...
Doğu'da, Güneydoğu'da..
Yurt içinde yurt dışında...
İdamlıklar koğuşuna gizlice girmiş, haklarında idam hükmü verilmiş mahkumlarla konuşmuş, GAP'ın temeli atılırken fotoğraflamış, Fırat'ın sularının sevdası Harran'a kavuşmasını belgelemiştim...
...Ve daha neler neler.... Hayatım haber fotoğrafı çekmekle geçmişti...
Bir nehre düşen otomobilin içerisinde boğulan yavrusunun cesedini çıkaran babanın feryadını çekmiştim...
Bir annenin en acı anlarına ve en tatlı anlarına şahitlik etmiştim...Bir damadın düğün gecesi kanlıları tarafından düğün evinde, halay da öldürülmesini fotoğraflamıştım... Ama beni hiç bir fotoğraf bu kadar etkilememişti...
Öylece baktım durdum O Amca'nın fotoğrafına...
Yazamadım iki satır...
...Ve ben o fotoğrafa yazamadan Bayram tatiline gittim... Gittim gitmesine ama aklım hep O Amca'daydı...
Yeşil bir duvarın önünde oturan, elinde şemsiyesi olan, yanında boş bir plastik sandalye, kirli bir pasaj girişi ve O Amca..
İşte O Amca benim 25 yıllık fotoğrafa bakış açımı değiştirdi...
Haber fotoğrafı çekerken aslında, yaşamın kıyısında oyalanmıştım... "Fotoğraf Yaşamın Ta Kendisi"ydi aslında.. Ben bunu 25 yıl sonra farketmiştim...
Ben fotoğrafları yazdığım haberlere meze yapmıştım tabiri yerindeyse... Ama haber yaşamsa eğer , yaşamı anlatan aslında fotoğrafın ta kendisiydi... Ben bundan sonra fotoğraf çekmeliydim... Yani yaşamı anlatmalıydım... Biraz geç kalmıştım belki ama olsun... Bundan sonra hiç olmazsa bu güzellik ile yaşamalıydım...
O Amca, benim "Fotoğraf Sevdamın" başlangıcı olmuştu...
O Amca sayesinde tanıştım ben fotoğraf ile...
Fotoğraf çekmeye başladım ve O Amca'nın fotoğrafını şu satırlarla paylaştım Fotoğraf sitelerinde:
"Daha o zamanlar D200’ümü almamıştım...
Bayram haftasında rastladım ona... Bir pasajın girişinde...Başı öndeydi...Yanında boş sandalye...Elimde Coolpixim...Pasaj karanlık...Flaşlı çekerek Amca’yı rahatsız etmek istemiyorum...Coolpi x , "Flaşsız çekmem" diyor...Ben, "Çekeceksin" diyorum.....Ve çektim...Bu kadar oldu...Ama ben Amca’yı, ne Bayram’da ne Bayram tatilim de unutamadım...Niye başı öndeydi acaba...Peki yanındaki sandalye niye boştu...Acaba, yanındaki sandalye kimsesizliğini mi, yanıbaşında kimsenin olmadığını mı söylüyordu bize...Bilmem...Ama Bayram boyunca, ellerinden öpmek istedim Amca’nın...Amcamın

İşte böyleydi cevabım. Tabi ben uzun yıllardır fotoğraf çekiyordum. Ama o amca beni öylesine etkilemişti ki. Fotoğrafın etkisine o zaman öylesine şahit olmuştum ki. O fotoğraf, “Fotoğrafı öğretti bana”

 

6.Zonguldak’ taki maden işçilerini fotoğrafladığınız “Rakım –750 Maden Emekçileri” adındaki fotoğraf gösteriminiz çok beğenildi. Maden işçilerini çekerken o ortama nasıl adapte oldunuz? Yerin 800 metre altındaki çalışma koşullarınız nasıldı? 

Ben öyküler çekmeliyim, sorunlar anlatmalıyım, muhalif olmalıyım, haksızlıkları haykırmalıyım. Zonguldak'ta ki maden emekçilerinin fotoğrafını çekmeye çok uzun yıllar önce karar vermiştim. Ancak bir türlü fırsat olmamıştı. Sonra Zonguldak' ın güzel insanlarının yardımlarıyla  maden ocaklarına indim. Açıkca söylemek gerekirse fiziksel olarak zorlandığım söylenemez. Ancak bir insan olarak çok zorlandım. Madenden her çıktığımda, bu nasıl bir yaşamdır diye düşünüyor insan. Sanki  yerin altından yukarı çıkınca  utanıyorsunuz. O insanları orada bırakıp dışarı çıkıyormuşsunuz gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Ama birisi çıkmalı, orada çektiği fotoğrafları bize göstermeli ve o şartları iyileştirmeyenleri utandırmalı... 

Çalışma koşulları gerçekten zor, ışık az, madencilerin kafa lambalarını kullanarak fotoğraf üretmek zorunda kalıyorsunuz, hele bir de madenin en alt kısımları var. Yaklaşık bir metre yüksekliğinde ve bir metre eninde, sürünerek ilerliyorsunuz, buralarda fotoğraf çekmeyi bile aklınıza getiremiyorsunuz.

 

7.Yerin 800 metre altında makinanın bu kadar derinde çalışması problem yarattı mı? Maden ocakları karanlık olduğndan ışık kaynağı olarak ne kullandınız?

Yerin altına inip de o insanları, emekçileri görünce makinayı düşünecek zamanınız olmuyor, ne olursa olsun oradan fotoğraf çıkarmayı düşünüyorsunuz. Makina umrunda bile olmadı. İnanın makinamın durumunu bile düşünmedim. Ama soranlara  şunu söylüyorum; “Ben makinamı sattığım zaman sakın benden makina almayın. Çünkü ya içerisinde deniz suyunun tuzu, ya maden ocağının tozu, ya da dağların çamuru vardır.”

 

8.1000 yıllık geleneğin son temsilcileri olan Sarıkeçililer’ i fotoğrafladığınız ve hikayelerini anlattığınız “Yarınsızlığa Göç” isimli çalışmanızdan bahsedebilir misiniz? 

Sarıkeçililer. Benim kocaman bir akraba topluluğumdur. Çocukları çocuklarımdır. Hayalim var onlarla ilgili, gerçekleşmesi zor hayallerim; "Sarıkeçililer'in yaşam kültürleri Dünya Mirası kabul edilsin." Öyle değil mi, bir çok  kalıntı, tarihi eser cansız olduğu halde Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmiyor mu? Bir kilise, bir cami, bir höyük, bir eski sokak, konak... Bunlar hep Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmiyor mu? Peki yaşayan, nefes alan bir şey neden Dünya Kültür Mirası kabul edilmiyor? Bunu görmek istiyorum...

Sarıkeçililer yaklaşık 1000 yıl önce Orta Asya'dan gelen göçerlerin hikayesi. 1000 yıl önce develeriyle, kıl çadırlarıyla ve keçileriyle gelmişler. Hala daha öyle yaşıyorlar. Hala yaşamlarını böyle sürdürüyorlar, hala doğaya, kadına aşıklar. Doğa onların en büyük yaşam kaynağı. Bu kültür artık bitiyor. Sanırım en çok 5 yıl sonra Sarıkeçililer'de göçmeyecekler artık.  Orta Toroslar'da Sarıkeçililer'in develerinin çıngırak seslerini duymayacaksınız, o dağlarda kıl çadırları görmeyeceksiniz. Yazık...

 

9.“Göç dağıtır Sarıkeçililerin yarınlarını. Çocukları büyürler analarının kucağında darmadağınık yarınlara koşarak. Gözler boş bakmaz ama baktığı yerde de yaşamı görmez hiçbir zaman.” demişsiniz. Sarıkeçilileri fotoğraflarken siz neler hissettiniz?

Sarıkeçililer: Yarınsızlığa Göç projem National Geographic Fotoğraf Yarışması'nda ikincilik ödülü aldı. Ödülümü aldığım zaman benimle bir söyleşi yaptılar. Söyleşiyi yapan arkadaş tesadüfen benim yakından tanıdığım bir muhabir arkadaşımdı. Ona dedim ki:

"Çok mutluyum. Gerçekten çok mutluyum hayatımda aldığım en güzel ödül budur."

Şaşırdı, "Tahir Abi sen yılın gazetecisi ödülü almış, çeşitli ödüller kazanmış bir kişisin. Buna neden bu kadar sevindin ki?" diye sordu.

O akadaşıma aynen şunu söyledim:

“Bu ödülden sonra bütün Türkiye'nin gözü Sarıkeçililer'in üzerinde olacak. Artık Sarıkeçililer köylerden, göç yollarından daha rahat geçecekler. Ormancılar onların çocuklarını dövmeyecek, köy muhtarları onlardan rüşvet istemeyecek, köylerden geçerken taşlanmayacaklar, Türkiye onların farkına varacak. Bu nedenle çok mutluyum.”

Gerçekten de öyle oldu. Sarıkeçililer büyük bir ilgi gördü. Birbiri ardına taklit de olsa Sarıkeçililer ile ilgili fotoğraflar çekildi, projeler yapıldı. Kültür Bakanlığı bu konuda  çalışma başlattı. Mersin ve Karaman Valiliği  onların yaşamlarını kolaylaştırmak için elele verdiler. Panellerde ve söyleşiler de Sarıkeçililer'in sorunları anlatıldı. Kısa filmler yapıldı. En son yapılan  kısa film ise Antalya 'da Altın Portakal kazandı.

 

10.Her fotoğraf en az üç soruya cevap verebilmeli; “Ne anlatıyorsun? Niçin anlatıyorsun? Nasıl anlatıyorsun?” demişti Maruf Bey dergimiz için gerçekleştirdiğimiz röportajımızda, öykülerin fotoğraflarını çekmek istiyorum derken sizde bu görüşe katılıyor musunuz?

Ben fotoğraf da çok daha fazlasını arıyorum. Maruf Dostum çok haklı, ama ben sanıyorum ki kadraja sığdırmak istediklerim konusunda daha açgözlüyüm. Her fotoğraf bir dünya anlatmalı. Dünyayı anlatmalı, Afrika'da bir kara çocuğun açlığa isyanını anlatmalı, Maden ocaklarında asgari ücret ile çalışan ve farelerle yemek yiyen işçinen haykırışı olmalı, dağlardaki bir çobanın gelecek kaygısını anlatmalı, bi köy odasında kuma üstüne kuma gelen ev de kadının yürek  çarpıntıları olmalı, töre cinayetine kurban giden kızın gözyaşlarını getirmeli bize...

 

11.Fotoğraf konusunda yakın dönemde hedefleriniz nelerdir? Sizi ne tür öykülerin içinde göreceğiz? 

Aklımda o kadar çok şey var ki. Bilmem bunları anlatabilecek  kadar yaşayacak mıyım. Bir kaç proje var, örneğin cezaevlerinde çocuk mahkumlara fotoğraf eğitimi veriyor ve o çocukların fotoğraflarını çekiyorum. Bunu  SIPA Press Eski Genel yayın Yönetmeni Sevgili Dostum Ahmet SEL ile birlikte geçekleştiriyoruz. Bir de beni büyüten, adam eden memleketime  borcumu ödemek istiyorum, "ANTAKYA" diye bir proje yapıyoum.

Başka daha çok var. Ama onlarıda zamanı gelince anlatayım olur mu?

 

12.Hakan Yılmazer ile birlikte Akdeniz açıklarındaki balıkçıların yaşamını anlattığınız “Heyamola” isimli fotoğraf serginizden bahseder misiniz? 

Heyemola da bir şeyleri anlatma çabamızın bir ürünü. Bazı sorunları anlatmak için dağa çıkıyosunuz, bazılarını anlatmak için yer altına iniyorsunuz, bazılarını anlatmak için ise denize açılıyorsunuz. Heyamola; açık denizlerde balık avlayarak hayatlarını kazanan emekçilerin öyküsü. Çok keyifli bir projeydi. Hala daha devam ediyor.

 

13.Bir çok karma ve kişisel sergiye katıldınız. Sergilere katılımı nasıl buluyorsunuz? İzleyicilerin tepkileri nasıldı? 

Fotoğraf çekmek çok keyifli ama fotoğrafı çekerken aldığınız keyifin  milyonlarca kat fazlası açtığınız sergilerden alınıyor. Sergi açmak, "Ben bunu yaptım" diye ilan etmekti.

Sergilere katılıma gelince, serginin açıldığı ilk gün her zaman katılım muhteşem olur, adım atacak yer bulamazsınız. Ama ertesi gün ve sonra ki günlerde kimse sergiye gelmez. Bunu aşmalıyız. Örneğin okullarda çocuklar toplanıp garip yerlere götürülürler. Neden sergiye getirilmezler? Bunu hep merak etmişimdir...

Sanıyorum ki bu sorunu aşmanın yolu da; sergileri, sergi salonlarından çıkarıp halkın geçtiği yerlere taşımaktır. Örneğin alışveriş merkezlerine, kent meydanlarına, sinema salonlarının fuayelerine, köy meydanlarına ve köy kahvehanelerine, kenar mahalle sokaklarına... Böylelikle fotoğraf ile halkı buluşturursunuz.

 

14.Takip ettiğiniz,izlemekten keyif aldığınız fotoğraf sanatçıları var mı ? 

Her fotoğraf çeken ve her çekilen fotoğraf karesi benim öğretmenimdir.

 

15.Gazetecilik yaşantınız da bir çok anınız olmuştur. Bizimle unutamadığınız bir anınızı paylaşabilir misiniz?

Gazetecilik yaşamım boyunca hiç şüphesiz ki unutamadığım anım; 1980'li yılların sonunda, Ceyhan Cezaevi'nde yaşadıklarımdı. 141, 142 ve 163'den yargılanan  ve idama mahkum edilen mahkumların kaldığı idamlıklar koğuşuna bir açık görüş günü gizlice girmiş ve fotoğraflar çekerek röportajlar yapmıştım. Orada çektiğim fotoğraflar ve yaptığım röportaj dünyanın bir çok dergisinde ve gazetesinde manşetlerden yayınlanmıştı.

 

16.Son olarak fotoğraf severlere söylemek istedikleriniz nelerdir?

Bir sanatçı duyarlılığı ile fotoğraf çekin.Unutmayın ki; fotoğraf makinanız olunca fotoğrafçı olmuyorsunuz. Vizörden bakmak ve deklanşöre basmak fotoğraf çekmek değildir. Okuyun, kendinizi geliştirin. Fotoğraf çekmek için dünyayı takip etmek, okumak, kendini geliştirmek gereklidir. Günde bir iki gazete okumayan, ayda bir kitap bitirmeyen fotoğraf çekse ne olur ki? Sanatçı halka karşı, ülkesine karşı, dünyaya karşı, çevreye karşı sorumludur. Daha yaşanabilir bir dünya için çalışmak zorundadır. Bu sorumluluk duygusu ile fotoğraf çekin. Bir sanatçı duyarlılığı ile fotoğraf çekin. Bana  gittiğim yerlerde " Neden fotoğraf çekiyorsunuz?" diye soruyorlar. Ben hiç  düşünmeden cevap veriyorum, "Dünyayı değiştirmek için" diyorum.

“Nasıl değiştireceksiniz dünyayı? Bu kimin umrunda, kimin haberi oluyor sizin dünyayı değiştirmek istemenizden? " diyor. Ben de, "Hiç umrumda değil. Kimin umrunda olursa olsun. Ben sorumluluğumu yerine getiriyorum. Ben dünyayı değiştirmeye, daha yaşanabilir bir yer olmasına çalışıyorum, bunun için fotoğraf üretiyorum, fotoğrafla sesimi duyurmaya çalışıyorum" diye cevap veriyorum.

Fotoğraflarınızı daha yaşanabilecek bir dünya yaratabilmenin sorumluluğu içinde çekin...