Öncelikle Gazeteci ve Fotoğrafçı Tahir Özgür’ü yakından tanıyalım. Nereden nereye dedirten yaşam öykünüzü bizlerle paylaşır mısınız?

ÖZGÜR: 

Babam Altınözü’nün Seferli Köyü’nden. Annem ise  bir Girit Göçmeni. Babam “Ben köyde yaşamak istemiyorum“ deyip herşeyini geride bırakarak şehre inmiş. 

Ben Kırıkhan’da doğmuşum. 

Sonra ise hep Antakya.

Aslında benim soyadımın Karagün’dür. Sonradan babam mahkeme kararıyla  Özgür bir dünyada yaşama isteği ve dileğiyle ÖZGÜR olarak değiştirdi.

Kısaca özgeçmiş deyince dünyanın neresine gidersem gideyim gururla ve onurla özgeçmiş isteyenlere anlattığım hikayemi sizinle de paylaşayım.

Hatay'da doğdu. 

Çan, Ezan, Hazzan sesleri ile büyüdü. 

Kilise bahçesinde top, cami bahçesinde misket oynadı. 

Papaz, " Bre yaramazlar haydin be buradan";

Cami İmamı ise, "Allah'ın evinde oyun oynanır mı,

Sizi bir yakalarsam" diye kovaladı onları. 

Çocukluğunda bir Ermeni kıza aşık oldu. 

Hıristiyan arkadaşlarıyla bahçelerden portakal çaldı. 

Hayali olan mesleği yapıyor. 

Gazeteci...Televizyoncu… 

…Ve bir de Fotoğrafçı… 

Uluslararası ve ulusal yarışmalarda, 4’i Altın madalya,olmak üzere çeşitli ödüller aldı.

Zonguldak’da maden ocaklarında çektiği Madenci Fotoğrafları UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası ilan edilen ve dünyanın en saygın müzelerinden birisi olan Ruhr Müzesi’ne kabul edildi ve müzenin kataloğunda 7 adet fotoğrafı yer aldı. 

Dünyanın en büyük sanatsal materyal üreticisi olan Hahnemuhle'nin 425. kuruluş yıldönümü nedeniyle düzenlediği uluslararası yarışma da, Karadeniz'in dağ köylerinde çektiği fotoğrafı Hahnemuhle Kolleksiyonu'na kabul edildi ve Dünya Fotoğraf Fuarı Photokina'nın açılışı başta olmak üzere 12 ülke de sergilendi. 

Birleşik Arap Emirlikleri tarafından düzenlenen, ve Ansel Adams'e ithaf edilen, en yüksek katılımlı fotoğraf yarışmasında Grand Prize seçildi ve FİAP Altın Madalya kazandı. 

Türkiye'nin gerçek anlamdaki son göçerleri olan Sarıkeçililer'in hayatını uzun süren çalışmalardan sonra foto öykü yaptı. 

Sarıkeçililer: Yarınsızlığa Göç. 

Bu çalışması ile National Geographic Fotoğraf Yarışması'nda ikinci oldu. 

Çok ama çok önemsediği Sami Güner Kupası'nı kazandı. 

Altın Kamera’da ise 4 kez başarılı bulundu. 

Yurt içi ve yurt dışında 24 kişisel sergi açtı, çok sayıda gösteriler yaptı. 

Kültür ve sanat bienallerinde eserleri yer aldı,bir çok karma sergiye katıldı. 

Uluslararası Fotoğraf Sanatı Federasyonu’nun (International Federation of Photographic Art) EFİAP (Excellence-FİAP) ünvanını aldı. 

Fotoğraflarını www.tahirozgur.com isimli sitesinde paylaşıyor. 

Yaşamı ve insanı fotoğraflıyor. 

Öykülerin fotoğrafını çekmeye çalışıyor. 

…Ve çektigi fotoğraflar ile dünyayı değiştirmek istiyor.

Etnik, dinsel ve kültürel açıdan dolu dolu bir kent olan ilimiz Hatay’ın zengin çeşitliliği içinde büyüdünüz. Peki, bu çeşitliliğin gazeteci ve fotoğrafçı kişiliğinize nasıl bir etkisi oldu? 

ÖZGÜR:

Şimdi bakın. Ben Antakya’da  Saray Caddesi’nin arka tarafında, Cindi Hamamı sokağında büyüdüm sayılır.Kişiliğim burada gelişti, burada kimliğimi buldum.Sabah uyanıyorsunuz aile büyükleriniz namaz kılarken bir de bakıyorsunuz çan sesleri geliyor, okula giderken Ortadoks Kilisesi’nin bahçesinden geçiyorsunuz, oyun oynamaya, ya da biraz dinlenmeye Protestan Kilisesi’nin bahçesine gidiyorsunuz,  Uzun Çarşı’da biberli ekmek ve kağıt kebabı yemek  için yola çıkıyorsunuz Havra’nın önünden geçiyorsunuz. Bütün renkler sizi sevgi ile barış ile dostluk ile büyütüyor. Siz nasıl etkilenmezsiniz bundan ki.Bu çok çok büyük bir zenginlik.

Bu bir birikim, bu bir dünya görüşü, bu insanca yaşamanın enerjisi ve toprağı. Eğer siz burada büyür ve  bunların hepsini özümserseniz hem çektiğiniz fotoğraf, hem de yazdığınız yazılar bu toprağın filizleri, çiçekleri olmak zorundadır. Başka türlüsü düşünülemez ki. İşte bu nedenledir ki ben hayatımda hiç bir şey ile övünmem ama Antakyalı olmak ile sonuna kadar övünürüm. Bu benim onurum, gururum, beni yarınlara hazırlayan en büyük birikimim.

Gazetecilik ve ardından fotoğrafçılık… Neden fotoğrafçılık üzerine yoğunlaştınız ve gazetecilikten neden koptunuz?

ÖZGÜR:

Sevgili Cemile, gazetecilik, ardından fotoğrafçılık derken, aslında tam tersi,  Ben önce fotoğrafçıydım. Sonra gazeteci oldum. Çocukken ilk okula bile giderken, Annem Doktor, Babam ise Avukat olmamı isterdi. Ben ise, “Gazeteci olacağım” derdim. Çünkü daha o çağlarda küçük  bir fotoğraf makinasının hayalini kurardım. Sonra ortaokulda  bir yıl boyunca biriktirdiğim  paralar, teyzelerimden, dayılarımdan, büyüklerimden topladığım harçlıklar ile küçücük bir fotoğraf makinam oldu. O günü hiç ama hiç unutmam. Dünyanın en mutlu insanı bendim. Halen o günü hatırlayınca mutlu olurum. Praktica fotoğraf  makinamın içerisinde ki makara filmi  yarım saat içerisinde bitirmiştim. Belki de bana, “Büyüyünce gazeteci olacağım” dedirten bu fotoğraf aşkıydı.

Bakın size söyleyeyim, Antakya’da ki  meşhur Foto Işıl benim babamın kuzenlerinindir.  Okul yıllarımda orada çıraklık yaptım, karanlık odalarda az filmler yıkamadım. Gazetecilikten kopmadım. Halen  yaşamamı sağlayan parayı oradan kazanıyorum, meslekte 33 yılımı  geride bıraktım, Sürekli Sarı Basın Kartı sahibiyim, ama gazetecilik artık o kadar yozlaştı ki, o kadar farklı noktalarda gazetecilik yapılıyor ki, gerçeği anlatamıyorsunuz, yazamıyorsunuz, söyleyemiyorsunuz. Ben de yeniden fotoğrafa yoğunlaştım. Çünkü fotoğraf gerçeğin ta kendisidir. Fotoğraf yalan söylemez.

Fotoğraf hayatınızı tam anlamıyla neresinde yer alıyor? Bununla birlikte fotoğrafçılık anlamında kişisel gelişiminiz için neler yaptınız?

ÖZGÜR:

Benim çocukluk yıllarım, okul yıllarım, gençlik yıllarım, meslek yıllarım var. 

Aşklarım, sevdalarım, yürek çarpıntılarım, isyanlarım, başkaldırılarım var. Bütün bunların hepsini tamamlayan kişiler var. 

Düşünüyorum da şimdi hayatımda ne var? 

Fotoğraf ve fotoğraf arkadaşlarım... Ben geçmişimde yaşadıklarımı unuttum mu? Hayır... Sevmiyor muyum? Seviyorum... Ama şimdi yaşamımda fotoğraf ve fotoğraf dostlarım var. Her anım, herşeyim, hayat düzenim fotoğraf üzerine kurulu.

Fotoğraf  yaşamımın bir parçası. Pardon  aslında yaşamımın ta kendisi.

Fotoğraf gelişimi deyince, fotoğraf öyle bir delikten bakıp düğmeye basmak değildir. Fotoğraf kültürdür, birikimdir, dünya görüşüdür, insanlıktır, çevredir, yarındır. Fotoğraf  konusunda gelişmek isteyen bol bol okumalıdır, belirli bir altyapısı olmalıdır. Fotoğraf makinasının iyi olması, fotoğrafın teknik bilgilerine sahip olmak sizi hiç bir zaman fotoğrafçı yapmaz. Fotoğraf çeken birisi yapar ama   asla fotoğrafçı, sanatçı yapmaz.

Ulusal ve uluslar arası birçok ödül aldınız. Belki yıllarca hayal ettiğiniz ödüllerdi bunlar… Bizlere kısaca bahseder misiniz ödüllerinizden?

ÖZGÜR:

Bu ödül kısmının üzerinde fazla durmasak mı? Zaten özgeçmişimde biraz var. Onların hepsi çok önemli şeyler değil. Ödüller sadece ve sadece sizi yüreklendiren, sizi zorlayan ve yaptığınız işe daha çok  yoğunlaşmanızı sağlayan itici bir güçtür.

 

Zonguldak’taki maden işçilerini fotoğrafladığınız “Rakım –750 Maden Emekçileri” adındaki fotoğraf gösteriminiz çok beğenildi. Maden işçilerini çekerken yerin kaç metre altındaydınız ve neler yaşadınız o anlarda? 

ÖZGÜR:

Bakın  orası işte yaşamın ta kendisi. Başka bir dünya.Yerin 300 metre ile 750 metre altında  bir hikaye anlatmaya çalışıyorsunuz. Orada olmanız  tarif edilemez. İnsan kendini bir garip hissediyor. Sonsuzluk, bazı şeyleri ardınızda bırakıyorsunuz. Bakıyorsunuz insanlar orada, günlük yaşamlarını sürdürüyorlar, yemek yiyorlar, şakalaşıyorlar, türkü söylüyorlar, çalışırken, mırıldanıyorlar, ama kocaman bir boşluğun içindeler.Bu yüzlerine de yansıyor. Anlatılamayacak kadar derin ve  duygu dolu anlar. Sonra yukarı çıkıyorsunuz. O karanlıktan  ışığa çıkınca ve bir daha o madene inmeyince inenlerden utanıyorsunuz. Bunlar nasıl yaşıyorlar burada diyorsunuz. Her gün sabah bir karanlığa gidiyorlar. Fotoğraf hayatımın en önemli projesi diyebilirim.

1000 yıllık geleneğin son temsilcileri olan Sarıkeçililer’ i fotoğrafladığınız ve hikâyelerini anlattığınız “Yarınsızlığa Göç” isimli çalışmanızdan bahsedebilir misiniz? Nasıl bir süreç geçirdiniz?

ÖZGÜR:

Sarıkeçililer ile tanışmamız 1989 yılına rastlar. O zamanlar Günaydın Gazetesi’nin Adana Bürosu’nda çalışıyorum. Sarıkeçililer’in göçünü haber yapmak için Orta Toroslar’a gitmiştim. Onlarla röportajlar yaptım, haberleştirdim. Tabi o dönemler gazeteler böyle değil, harika haberler yapabiliyorsunuz. Haberinize bir telefon ile müdahale edilmiyor, “Alo Fatih, Alo Aydın, Alo Hasan, Alo Mehmet yok hayatımızda. Büyük bir keyif  alarak yapıyoruz mesleğimizi. Öyle tanıştım onlarla. Muhteşem bir kültür. Düşünün 1000 yıl önce  Orta Asya’dan gelmişler Anadolu’ya. Develeriyle ve keçileriyle ve kıl çadırlarıyla. Dağlarda, doğa’nın tam da ortasında, doğaya saygı göstererek, taparak yaşıyorlar. Halen de aynı şekilde yaşıyorlar. Bu dünyanın en zengin kültürlerinden birisi. Hem de yaşayan bir kültür. İsteseniz de istemesenizde bir süre sonra yok olacak. Çünkü biz zenginiklerimizi korumayı başaramıyoruz. Neden böyledir bilmiyorum. Sonra  fotoğrafaa tekrar yoğunlaşmaya karar verdiğimde  Sarıkeçililer’i Foto Öykü yapmaya karar verdim. Uzun yıllar onlarla birlikte göçlere katıldım, onlarla yaşadım ve ortaya bu proje çıktı. İyi ki de çıktı. Çünkü sonra o proje National Geographic’de Foto Öykü dalında ödül aldı. O ödülden sonra bütün  herkesin gözü Sarıkeçililer’in üzerine yoğunlaştı.  Bir çoğuna şöyle veya böyle danışmanlık yaptığım, yol gösterdiğim filmler çekildi, belgeseller yapıldı. O ödül aslında en  güzel ödül oldu. Neden mi? Çünkü Sarıkeçililer’in hayatını herkes öğrendi ve onların yaşamlarına bazı kolaylıklar geldi. Bu ülkeyi yönetenler Sarıkeçili kültürünü inceleme gereği hissettiler ve bu konuda çalışmalar başlattılar.

Öykülerin fotoğrafını çekmek… Diğer fotoğrafçılardan sizi ayıran en büyük fark diye düşünüyorum. Fotoğraflarınızla neler anlatıyorsunuz? Kısaca öyküleri fotoğraflamaya nasıl karar verdiniz? 

ÖZGÜR:

Evet başta da söyledim ya. Fotoğraf bir yaşam biçimi, bir farkındalık yaratma çabası. Fotoğraf çekmek kolay. Eğer  yaygın  anlatım biçimiyle bakarsak  bir delikten bakıp bir düğmeye basınca fotoğraf çekersiniz. Hatta dünyada milyarlarca fotoğraf çekiliyor artık. Herkes fotoğrafçı, herkesin elinde cep telefonu, çıkın şurada Saray Caddesi’nde, Cumhuriyet Caddesi’nde yürüyün, Armutlu’da  yol kenarında oturun. 15 dakika oturun mutlaka ama mutlaka  en az 10 kişinin  bir şekilde fotoğraf çektiğini görürsünüz. Evet herkes fotoğraf çekiyor. Ama fotoğraf o değil ki. Benim anlayışım o değil. Ben çektiğim fotoğrafın orada kalmasını istemiyorum ki. Fotoğraf birşeyler anlatmalı.Bir öyküsü olmalı. Deklanşöre basmak aslında bir  öykü yazmak gibidir. Eğer doğru hazırlıklarla, doğru birikimlerle fotoğraf çekerseniz aslında bir öykü anlatıyorsunuz demektir.

Fotoğraf konusunda yakın projeleriniz nelerdir? Sizi bundan sonra ne tür öykülerin içinde göreceğiz? 

ÖZGÜR:

O kadar çok projem var ki. İşte şimdi Antakya’yı çekiyorum, çok etkilendiğim kitapların fotoğrafını çekiyorum, çevre hareketlerinin fotoğraflarını çekiyorum. Benim fotoğraf projelerim bitmez, Madenciler projem hep  sürecek, Sarıkeçililer’de, Heyamola’da, daha bir çok projem  sürecek. Anlatmak yerine bir gün bunları Antakya’da sunmak en doğrusu.

Çektiğiniz kareleri “tarihe not düşmek” olarak yorumlayabilir miyiz?

ÖZGÜR:

Evet. Kesinlikle eğer bunu yapabiliyorsam ne mutlu bana. Tam da bunu yapmaya çalışıyorum. Yıllar sonra insanlar baktıkları zaman bugünü görebilsinler.

Ödüller, gerçekleşen birçok hayal ve tanık olduğunuz hikâyelerle geçen hayatınızın fotoğraf çekimleri esnasında başınızdan geçen unutamadığınız bir anınızı bizlerle paylaşır mısınız? 

ÖZGÜR:

O kadar çok ki. 

Ama1980'li yılların sonunda, Ceyhan Cezaevi'nde yaşadıklarımı unutmam mümkün değil.. 141, 142 ve 163'den yargılanan  ve idama mahkum edilen mahkumların kaldığı idamlıklar koğuşuna bir açık görüş günü gizlice girmiş ve fotoğraflar çekerek röportajlar yapmıştım. Orada çektiğim fotoğraflar ve yaptığım röportaj dünyanın bir çok dergisinde ve gazetesinde manşetlerden yayınlanmış, bana en büyük meslek ödüllerini kazandımıştı. Ve daha sonra idam cezası gerektiren maddeler kaldırıldı o insanlar  serbest kaldılar. Bazıları ile halen görüşürüm. Benim için unutulmaz anılardın birisidir.

Son olarak fotoğraflarınızı çekmeden önce bir hazırlık yapıyor musunuz? Yoksa sadece anı mı yakalıyorsunuz? Bu konuda yeni başlayanlara tavsiyeleriniz var mı? Dergimiz aracılığıyla fotoğraf severlere söylemek istedikleriniz nelerdir?

ÖZGÜR:

Fotoğraf çekmek o kadar zor bir iştir ki. O  herkesin bildiği anlamda yapılan şey fotoğraf çekmek değildir. Fotoğraf dünyanın en ciddi işlerinden birisidir. Bunun için bir fotoğraf çekerken iyice hazırlanırım ben. Çekeceğim konu için bütün materyalleri incelerim, okurum, yazılanlara, çizilenlere, çekilenlere bakarım. Etkilerine irdelerim. Sonra   konsantrasyonumu yakaladığım zaman da fotoğrafımı  çekerim Fotoğraf çekmek, yani deklanşöre basmak aslında fotoğrafın en kolay kısmıdır. Öncesi çok çok önemlidir.

Türkiye’nin birçok yerinden gösteri  ve söyleşi için davet ederler, ben de hiç kimseyi kırmam giderim, sorarlar, “Neden fotoğraf çekiyorsunuz” derler. Ben de, “Dünyayı değiştirmek için” derim. “Bunu nasıl yapacaksınız ki” diye sorarlar. Biraz da alaycı bir şekilde tabi.

Ben de derim ki, “Bakın çektiğim fotoğraflar ile bir tek kişiyi dahi etkileyebilirsem ne mutlu bana. Çektiğim fotoğraflar bir tek annenin gözyaşını dindirirse, bir çocuğu gülümsetirse, bir babanın yüzünde gülümseme olursa, bir ağacın yaprağının düşmesini engellerse, bir tek kişi bile benim fotoğrafımı gördükten sonra, evet ya bak ne de güzel bizi anlatıyor” diye düşünürse işte ben  o zaman dünyayı değiştirmeye başlamışım demektir.

Fotoğraf çekmek istelyenlere çok kısa bir şey söylemek istiyorum.

Fotoğrafı fotoğraf makinesi çekmez. Fotoğraf aslında okuduğunuz kitaplardır,  bilginizdir, birikiminizdir, aklınızdır, gönlünüzdür. Fotoğraf makinesinin teknik bilgileri ile kafanızın içini doldurmanız bir işe yaramaz.

Çünkü fotoğraf, akıl ile, bilgi ile ve insan yüreği ile çekilir.